1. Gülnaz

    1

    Havaalanında koştura koştura ilerliyorum. Uçağa binene kadar içimden kim bilir kaç kere “Dayan Gülnaz, geliyorum” cümlesini geçirdiğimi bilmiyorum. Sanki gelecekmişim, seni kurtaracakmışım, öpüp koklayacakmışım gibi.

    Seni düşündüğümde aklımda pek çok hatıra canlanıveriyor: Eteklerini bacaklarının arasına sıkıştırıp mangalın başında oturuşun, torunlarına ve evlatlarına içli köfte hazırlarkenki neşen, okey oynarkenki ciddiyetin (ve kazandığındaki mutluluğun), Fenerbahçe’ye belki de hiç kimsenin olmadığı kadar tutkuyla bağlı oluşun… “Ne yapmış Fener?” diye sorardın, “Yenmiş anneanne” dediğimde yüzünde güller açar, “Oh, iyi iyi” derdin. Galatasaray yenildiğinde “Beter olsunlar” diye beddua ederken, bunu gerçekte tüm iyi kalpliliğinle söylediğini en iyi ben bilirdim herhalde. Hatırlıyorum.

    Sana birkaç duble rakı içirdiklerinde, torunlarının arasında en çok kimleri sevdiğini bir çırpıda söyleyivermen, ilk 3 isim arasında olmasam da, oldum olası hoşuma giderdi. Bir gün telefonda sesimi tanımamıştın, “Benim anneanne, en sevdiğin torunun” dediğimde, kardeşim arıyor sanmıştın. Olsun.

    2

    Bir gece vakti fenalaştığını öğrenip alelacele bilet satın aldığım uçak nihayet kalkıyor. Hiç sevmem uçakları. Dayan Gülnaz, geliyorum.

    Yolculuk bitmiyor. Kitap okumaya çalışıyorum. Senin orada fena olduğunu, bilincinin kapandığını, doktorların “Artık her şeyi bekleyin” dediğini en azından bir anlığına unutmak istiyorum; nafile. Bir cümleyi okurken, bir önceki çoktan aklımdan çıkmış oluyor. 

    Uçaktan iniyorum. Kısa bir yolculuğun ardından eve giden merdivenleri çıkıyorum. Kapıdan içeri girip torunlarını ve çocuklarını öpüyorum. Tam teyzemi öptüğüm sırada, daha yanağı yanağımdan yeni ayrılırken, mutfaktaki bir telefonun gürültüsü geliyor. Sonra sessizlik ve umutsuzluk. Hava buz kesiyor adeta. 

    Annem “Söyle, ne oldu?” diye soruyor. Teyzem cevap veremiyor. “Annemiz öldü mü?” derken cümlenin sonunu getiremiyor. Bir anda herkes ağlamaya, kendinden geçmeye başlıyor. Sağlam durmaya, kendi acımı unutup, sevdiklerimi teselli etmeye çalışıyorum. Nasıl edeceksin, ne diyeceksin? Böyle bir acıyı kim, nasıl unutturabilir ki zaten? 

    Gülümsediğinde beliriveren altın dişini, yasak olduğunu bildiğin hâlde geceleri kimseye çaktırmadan ekmek tırtıklamanı, bizim doyduğumuzdan emin olmadan rahat etmemeni, kimseye muhtaç kalmadan 6 çocuğunu tek başına büyütmeni hatırlıyorum.

    3

    2-3 saat geçmiş. İlk şoku atlatmış hâlde, seni nasıl gömeceğimizi konuşmaya başlıyoruz: Birimiz hastaneye gidecek, gerekli belgeleri alıp belediyeye verecek, sonra cenaze aracı gelecek…

    Uykusuz geçen gecenin ardından, bilincim biraz olsun yerine geldiğinde, kendimi hastanenin morg girişinin önünde cenaze arabası beklerken buluyorum. “Ne yapacağım?” diye düşünüyorum, “Dünyada en sevdiğim insanlardan birinin kalbi durmuş, gözleri kapanmış bedenini teslim alıp, mezarlığa mı götüreceğim?” Buna yürek nasıl dayanır? Dayanıyor işte.

    Cenaze aracı geliyor, elimize yeşil renkte, soğuk bir tabutu tutuşturuyorlar. Ne yapacağımızı bilmez hâlde morga ilerliyoruz. Morg dedikleri, anlamıyla müsemma, soğuk, büyükçe bir oda. Bir görevli soruyor, senin yakının mıymışız, “Evet” diyoruz. En alttaki bir çekmeceyi açıyor. Cansız bedenini saran beyaz çarşafı görüyorum. İçimden bir şeyler kopuyor, gözlerim kararıyor, kalbim sıkışıyor. “Teşhis edin” diyor, çarşafı aralıyorum, suratını görüyorum. Hâlâ canlı gibisin, sanki gözlerini açıp bana her şeyin şaka olduğunu söyleyecek, o çok sevdiğim gülüşünle bana her şeyi unutturacaksın. Çarşafı kapatıyorum.

    Seni tabuta kaldırırken, çarşafın altından soğuk bedenini hissediyorum. Beni saran kollarından ve son zamanlarda ağrısı artan bacaklarından tutup, tabuta koyuveriyoruz. Hâlâ ağlayamıyorum. Olan bitenin etkisiyle salaklaşmışım, senin öldüğünü kabul edememişim; belli.

    Cenaze arabası tabutu evinin önüne getiriyor. Sırtlayıp avluya alıyoruz. Seni sevenlerin acı dolu feryatları dinmek bilmiyor. Dakikalar saatler gibi, günler gibi olmuş; geçmek bilmiyor.

    4

    Mezar yerine vardığımızda, tabutunu gasilhaneye teslim ediyoruz. Haber veriyorlar, gelip sana son bir kez bakabilirmişiz. Giriyorum. O güzel yüzüne, öpmemiz için açıkta bıraktıkları eline bakıyorum. Elini öpemiyorum, sana son kez ne zaman dokunduysam, öyle kalsın istiyorum. Dakikalarca bakıyorum sana. İnsanlar gelip geçiyor, ben gidemiyorum. 

    Seni toprağa veriyoruz. Mezarına son bir kez bakıyorum.

    Kulaklarının ağır işitmesini, sana bir şey anlatmaya çalıştığımda anneme ya da başka bir kızına dönüp “Ne diyor bu?” demeni hatırlıyorum. Hastanede fenalaşmadan bir gün önce kendi kendine “Gördün mü Gülnaz, çocuklarını aç bıraktın” demeni düşünüyorum.

    5

    Gece oluyor. Bitkin bir hâlde koltuğa yığılıyorum. Artık kendimi tutmuyorum: Tek başıma, hüngür hüngür ağlıyorum.

    Elveda Gülnaz, canım anneannem benim. Nefes aldığım her an seni özleyeceğim.

  2. Aşk yaparken enerji harcıyorsun, sonra kendini huzurlu hissediyorsun ve her şey sana vız geliyor. İşte kendini böyle hissetmene dayanamıyorlar. Her zaman enerjiyle dolup taşmanı istiyorlar. Tüm geçit törenleri, tüm bağırıp çağırmalar, bayrak sallamalar hep kokuşmuş cinsellik. Mutlu olsan, Büyük Birader, Üç Yıllık Kalkınma Planları, İki Dakikalık Nefret ve öteki saçmalıklar için coşkulanmana gerek kalır mı?

    (…)

    İffet ve siyasal bağnazlık arasında doğrudan bir bağlantı vardı.

    — 1984, George Orwell

  3. İyi bildiğin tek şeyi yap

    Türkiye’de çalışma koşullarının ve yöneticilerin vasatlığı, işini kaybetme korkusuyla birleştiğinde, seni ister istemez “Ne kadar çok şey yaparsam, o kadar sevilirim” düşüncesine itiyor.

    Oysa şu çok açık: Bir kişinin her şeyi yapabilmesi imkânsız. Daha da açık olan şu ki, bir kişinin iyi olduğu tek bir alanda uzmanlaşması ve üretmeye devam etmesi, birden çok işi yarım yamalak tamamlamaya çalışmasından çok daha yararlı. Hem işin geleceği açısından, hem de kişinin beden ve ruh sağlığı bakımından, olması gereken bu.

    İyi bildiğin, kendini geliştireceğine inandığın tek bir işi yapmalısın. Hayır diyebilmeli, sana atanmaya çalışılan işlerin bir kısmını başkalarına aktarmayı bilmelisin.

    Çünkü sen bir şeyi iyi biliyorsun ve sadece o şeyi olması gerektiği gibi tamamlayabiliyorsun. İşin geri kalan kısmını senden daha iyi yapan kişileri bulduğunda, her şey olması gerektiği gibi olacak.

    O tek şeyi bul ve onun üzerine yoğunlaş.

    - - - - - -

    PS: Bu satırları akademik hayatını sinema, iletişim, gazetecilik, sanat tarihi, tarih, politika, felsefe, sosyoloji ve siyaset bilimi okumalarıyla geçirmiş; iş hayatında ise mizah yazarı, kütüphaneci, sinema ve mimarlık yayınları yazarı, muhabir, arayüz geliştiricisi, tasarımcı, içerik editörü, stratejist ve proje yöneticisi olarak çalışmış birinden okuduğunu hatırlatmak isterim.

  4. 0,1

    Üzgünüm ama, hayatın e-posta hesabına düşecek tek bir postaya, sadece 30 saniyelik bir telefon görüşmesine ya da samimiyetsiz bir kahve toplantısına bağlı.

    Sen bugün geceli gündüzlü çalışıp, fırçanı geleceğe dair pespembe tablolara sallarken; birileri bir yerlerde senin hakkında planlar yapıyor, kuyunu kazıyor olabilir. (Bundan daha önce bahsetmiştim.)

    O zaman her şeyi yıkmaktan ve daha iyisini, bir kere daha yapmaktan çekinmeyeceksin.

    Başla. Hemen, bugün.

  5. Çekiç

    Zorunda bırakıldın: Şartlar gereği, en huzurlu ânında dahi sağ elinde bir çekiç taşıyordun. Kullanmasan da, o çekicin ulaşabileceğin bir yerde olduğunu biliyordun.

    Hiç değişmedi: Gün geldi, o çekici kullandın. Her şeyi tuzla buz edene, parçaları dahi ayırt edilmeyene dek vurdun, vurdun.

    Yeniden başladın: Kaybetmemen gerektiğini bildiğin (az sayıda) şeyleri kaybetmeden, en başından beri yanında olanları yanında tutmaya devam ederek, tekrar yola koyuldun. (Çekiç hâlâ sağ elinde.)

    “O” geldi: Kaybetmemen gerektiğini bildiğin bir avuç şeye bir yenisi daha eklendi.

    Bitti: Çekici ilk kez erişemeyeceğin kadar çok uzaklara fırlattın. (Bir daha da kullanmayacaksın.)