1. Gagarin, Armstrong ve Felix

    I

    That’s one small step for a man, one giant leap for mankind.

    Neil Armstrong 21 Temmuz 1969’da yaptığı o meşhur Ay yürüyüşünün ilk adımında, bu sözü söylüyordu. 

    Onun öncüsü olarak görebileceğimiz Yuri Gagarin, Vostok 1 uzay aracında daha önce kimsenin başaramadığı bir denemeyi büyük bir cesaretle gerçekleştirirken, bütün dünya nefesini tutmuş onu takip ediyordu. (Buradan harika bir filmini izleyebilirsiniz.)

    II

    43 yaşındaki Salzburg doğumlu Felix Baumgartner, Red Bull Stratos görevi kapsamındaki serbest düşüş denemesini geçtiğimiz gün gerçekleştirdi. Ben dâhil milyonlarca kişi internetten ve televizyondan canlı yayında bu etkinliği takip etti.

    Göreve dair bazı sayıları paylaşalım:

    • Felix atlayışını yaklaşık 39 km yükseklikten yaptı. (Bu, bir yolcu uçağının uçtuğu yüksekliğin 4 katı anlamına geliyor.)
    • Serbest düşüş 260 saniye sürdü. (Bu sürenin Felix’e bir ömür gibi geldiğine eminim.)
    • Red Bull Stratos görevi için 300 kişi çalıştı. Bu kişilerden 70 tanesi mühendis, bilimadamı ve fizikçiydi.
    • Görevin planlama evresi 5 yıl sürdü.
    • Gösteriyi kaydetmek için 30 kamera kullanıldı.
    • YouTube’da bu olayı 8 milyon kişi canlı yayında izledi. (Nasıl bir sunucu yükü olduğunu tahmin bile edemiyorum.)

    III

    Bu eşsiz gösteriyi canlı yayında izlerken, aklım ister istemez Gagarin ve Armstrong’a gidiyordu. Başarıyla tamamladığı atlayış sonrasında Felix’i de benim için idol statüsünde olan bu iki insanın yanına koymak istesem de, başaramadım. Neden olmadığını düşündüğümdeyse, zamanın ruhuna işaret eden kişisel birkaç bulguya ulaştım. Önemsiyorsanız sıralayayım:

    • Öncelikle, Felix’in denemesi bir araştırma görevi ya da insanlığın ufkunu açacak bir cesaret gösterisi değil, bir kişinin vücudunu bir deneyin bir parçası yapması ve bunu canlı yayında milyonlara izlettirmesi daha ziyade.
    • Bu yönüyle, Felix stratosferden atlamasaydı da, atıyorum, vücuduna giydiği özel bir kıyafetle kendisine bir kamyon çarptırsaydı da benzer bir cesaret örneği izleyecek ve belirli bir süre sonra her şeyi unutacaktık.
    • Gagarin ve Armstrong’un görevleri milyon tane belirsizlik içeren, gerçekten de tehlikeli denemelerdi. Hatta her ikisinin de görevi canlı bitirme ihtimali, görev sırasında ölmeleri ihtimalinden daha düşüktü.
    • İnsanlığın mevcut teknolojik ilerlemesini göz önüne aldığımızda, neredeyse herkesin Felix’in zorlu ve herkesin kalkışamayacağı bir işe giriştiği konusunda hemfikir olduğunu, ancak içimizde bir yerlerde Felix’in bu görev sırasında herhangi bir sorun yaşamayacağına emin olduğumuzu düşünüyorum. Hiçbir marka, milyonlarca insanın gözünün önünde bir insanın ölümünün sponsoru olmayı göze alamaz.
    • Aslında en kilit nokta da bu: Soğuk Savaş döneminden başlayarak, çok yakın bir zamana kadar uzay görevleri devletlerin rekabet alanıydı. NASA, geçtiğimiz sene uzay mekiği programını sona erdirdiğini açıkladı. Bugün geldiğimiz noktada, her şey gibi bu sürecin de politikadan arındırıldığını, devletlerin yerini markaların aldığını, keşif rekabetinin kapitalin avuçlarının arasına sıkıştığını söyleyebiliriz.

    Gagarin ve Armstrong’un çağında uzay görevleri insanlık için büyük birer adımdı. Felix’in çağında ise, bu tip hadiseler milyonların canlı yayında izlediği, bir enerji içeceği markası için büyük bir pazarlama etkinliği. En büyük fark da burada.

    İşte bu yüzden, cesaretine büyük saygı duyduğum Felix’i benim için idol olan bu iki ismin yanına üçüncü olarak koyamıyorum.

  2. Iudicium

    Sonunun ne olacağı tam olarak kestirilemeyen birden çok ihtimal arasından tercih yapmakta zorlandığında, kararsız oluyorsun.

    Kararsızlıktan muzdarip bir grup insanın çözüm için aklına gelen ilk isim olduğunda, lider oluyorsun.

    Bir gün geliyor, sonucunun ne olacağını kestiremediğin bir karar alıyorsun. İşte o zaman ne olduğunu/olacağını sen de bilmiyorsun.

    Denemeye değer, diye düşünüyorsun. Ne de olsa, hayatında hiç hata yapmamış biri, hiçbir karar da almamış demektir. En kötü karar, en masum kararsızlıktan kat be kat iyidir.

  3. ‘Nankör’ felis

    Kedi sevmeyen insanla anlaşamam ben.
    - Nurullah Ataç

    Uzun seneler boyunca kedileri sevmedim. Memleketin DNA’sına kazınmış hayvan düşmanlığı bana da sirayet etmiş olacak, kedileri ‘nankör’ buluyordum. 

    Derken, neden bilmiyorum, bundan tam 12 sene önce bir kedi aldım. Birden. Yaptığım hareketin herhangi bir mantıklı izahatı yoktu. Kedi sevmeyen ben, günde 3 öğün kedi pisliği temizlemeye başlamıştım. Üstelik o varlıkla evimi paylaşmak fikri de enikonu hoşuma gidiyordu.

    12 senedir iflah olmaz bir kedi âşığıyım. Miskinliklerine, sevgi göstermelerine, kızmalarına, oyunculuklarına, sessizliklerine, ‘birey’ olabilmelerine, kısacası her şeylerine inanılmaz bir sevgi duyuyorum. Bilgi Karasu’nun deyişiyle, ne kitapsız, ne de kedisiz olabiliyorum.

    Kedileri ne kadar seviyorsam, onları ‘nankör’ olmakla itham edenleri o kadar sevmiyorum. 

    Kediler nankör değildir, bilakis, sevdikleri insanlara bağlıdır ve alışkanlıklarının değişmesinden de hiç hoşlanmaz. Birçoğunun onları nankörlükle suçlamasının temel sebebi, kedinin, tıpkı herhangi bir insan gibi, duygusal devinimler yaşayan, inişleri-çıkışları olabilen, yalnız kalmak istediği ya da sosyalleşmek için yanıp tutuştuğu anlara sahip bir varlık olmasıdır. Kedi, hiçbir insanın kölesi değildir. Boyunduruk altına girmeyi sevmez ve kabul etmez. Ona tahakküm etme çabasına girişeni ise cezalandırır: Ya tırmalayarak, ya da hiç umursamayarak…

    Kediyi sırf bu huyu yüzünden sevmeyenin, evcil hayvandan beklentisinin arkadaşlık değil, olsa olsa kölelik olduğunu düşünmüşümdür. Kedinin bireyselliği ve bencilliği, tıpatıp aynı özelliklere sahip insana sakil görünür. Kedi bir aynadır. Ona bakınca kendisini gören ve gördüğü şeyden rahatsızlık duyan, kediye ‘nankör’ der.

    Doğru, bir kediyi eğitemezsiniz. Yaygın kanının aksine, kedi tüm söylediklerinizi anlayacaktır; ancak komutlarınızı yerine getirmeyi reddedecektir. Diyorum ya, kedi sizin köleniz değildir. Her söylediğinizi yapmaz, inat ederseniz isyan çıkartır. Bir kere küstü mü, bağışlamaz. 

    Kediyi eğitemezsiniz, ancak onunla uzlaşabilirsiniz. Aşırıya kaçmamak şartıyla, birbirinizin hassaslıklarına saygı gösterirsiniz. Siz onu her gün beslersiniz; karşılığında mutfak tezgâhına çıkmaması konusunda uzlaşma sağlayabilirsiniz. Siz ona ihtiyaç duyduğu zaman, ihtiyaç duyduğu miktarda sevgi gösterirsiniz; karşılığında sizi tırmalamaması hususunda anlaşabilirsiniz. En fazla 5-6 kırmızı çizgide anlaştığınızda, kediyle gerçekten dost olursunuz. 5 ya da 6, daha fazla değil.

    İnsanlarla olan dostluklarınıza bakın. Bir arkadaşınızın mutsuz hissettiği bir ânında gidip karnını gıdıklamaya çalıştığınızı düşünün. Size vereceği tepki göbeğini açmak olmayacak, o da sizi ‘tırmalayacaktır’. Tıpkı bir kedi gibi…

    Enis Batur’un dediği gibi, “…kediler krallara bakabilir ve hatta onları tırmalayabilir. (…) Kralların yaşadığı ülkelerde, insanların kedilerden öğrenebilecekleri bir şey vardır.”

    Kedileri nankör olmakla itham etmeden önce, bir kendinize baksanız iyi olur, derim ben.

  4. Yalnızlık

    Yalnızlık, illaki müphem bir çoğunluğun zıt anlamlısı olmayı talep etmez. Tek başınayken de, onlarca kişi arasında da, yalnız olabilir insan.

    Pekâlâ bir tür yalın kalma, sadeleşme, hesaplaşma durumu olabilir yalnızlık. Etrafındaki kişilerin noksanlığından doğmak zorunda değildir; ‘yalnız’ kişinin kendi ruhsal vaziyeti üzerine bilinçli bir tercihidir çoğu zaman.

    Çağrıştırdığı anlam olumsuzmuş gibi görünse de, gerçekte bir ifade biçimidir yalnızlık. Doğru bir şekilde yorumlanmayı, anlaşılmayı talep eder. Üstünkörü yargılamaları kabul etmez.

    Günün sonunda, yalnız olma durumu değil, bireyin bu durumu kendisi için nasıl kullandığı önemlidir. Yalnızlık, muazzam bir yaratıya önayak olabilir ya da kuvvetli bir kolektif bilince kapı açabilir. Yalnızlığın ne işe yarayacağı, ‘yalnız’ın inisiyatifine kalır.

    Yaşamın tekdüzeliğine pusu kurmak, yalnızlığın değerini kavrayabilen bireyin yeteneğidir.

  5. Babam

    Hatıralarımda babam hep siyah saçlı, siyah bıyıklı. Altında mavi-beyaz çizgili pijaması; neşeli, saf, cömert…

    Başkalarının önünde zayıf görünmeyi kendisine yediremeyen, bizim önümüzdeyse hüngür hüngür ağlayan, öylesine gururlu bir adam.

    Saçları beyazlayana kadar, iyi adamdı benim babam.

    O yüzden: Hatıralarımda babam hep siyah saçlı, siyah bıyıklı.